Hayatta îtidâli yakalayabilmenin yegâne yolu, ilâhî hükümlere teslim olup o istikâmette yaşamaktır. Zira İslâm, dînî ve dünyevî her hususta ifrat ve tefrite düşmeden, orta yolu tâkip ederek, her şeyi olması gereken şekliyle yapmayı ve ilâhî ölçülere riâyeti tavsiye eder. Nitekim Rabbimiz;
“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasûl’ün de size şahit olması için sizi mûtedil (ifrat ve tefritten uzak, îtidâl üzere, âdil) bir millet kıldık…” (el-Bakara, 143) buyurmak sûretiyle, mü’minlerin bu vasfına dikkat çekmektedir.
Şu bir hakîkattir ki Allah Teâlâ’nın koyduğu ölçülerin dışına çıkan bir kimse, yaratılışından gelen “selîm” vasfını koruyamaz. Onun her işinde dengesizlik, düzensizlik ve yanlışlık olur. Rabbimiz, insanoğlunu şöyle îkâz ediyor:
“Allah semâyı yükseltti ve mîzânı (ölçüyü) koydu. Öyleyse, sakın taşkınlık edip ölçüyü bozmayın!” (er-Rahmân, 7-8)
Kur’ân-ı Kerîm ve onun fiilî tefsiri mesâbesinde olan Sünnet-i Seniyye, bir mü’min için, hayatın her safhasında nasıl istikâmet üzere kalınabileceğinin en güzel göstergesidir. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“Her şeyin coşkunluğu olduğu gibi, her coşkunluğun da bir durgunluğu vardır. Durgunluk döneminde bile sünnetime yönelen kurtulmuştur. Fakat bundan başkasına yönelen kimse ise helâk olmuştur.”[1] buyurmak sûretiyle îtidâl hâlinin, Sünnet’ine uymakla gerçekleşeceğini beyan etmiştir.
Asr-ı saâdette şöyle bir hâdise yaşanıyor:
Ashâb-ı kirâmdan bazıları, bir gün muhtereme vâlidelerimize sorarak Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ibadetlerini öğrenmek istiyorlar. Vâlidemiz de gördüklerini anlatıyor. Efendimiz’in îtidâl üzere yapmış olduğu ibadetlerini öğrenen bu kimseler kendi kendilerine:
“–Allâh’ın Rasûlü nerede, biz neredeyiz? O’nun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır.” diyerek her biri kendince bir karar alıyor. İçlerinden biri:
“–Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım.” diyor. Bir diğeri:
“–Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım, oruçsuz gün geçirmeyeceğim.” diyor. Üçüncü sahâbî de:
“–Ben de sağ olduğum müddetçe kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim.” diye söz veriyor. Bir müddet sonra Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onların yanına gelerek kendilerine şunları söylüyor:
“–Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allâh’a yemin ederim ki ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en hürmetkâr olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1)
Yani İslâm’da ruhbanlık yok! İnsan rûhunun mânevî gıdaya ihtiyacı olduğu gibi, bedeninin de birtakım ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçlar karşılanmadığı takdirde de insanın dengesi bozuluyor, huzurlu bir ibadet hayatı yaşaması imkânsız hâle geliyor.
Demek ki bir müslüman, ibadetlerinde bile aşırıya kaçmayacak, îtidâli muhafaza edecek, ilâhî emir ve nehiylerin dışına çıkmayacak. Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Tâif’e vali olarak gönderdiği Osman bin Ebu’l-Âs’a, cemaate iştirak edenler içerisinde yaşlı ve dermansız olanların da bulunabileceği, dolayısıyla namazı hafif kıldırması tavsiyesinde bulunuyor.[2] Böylece ibadette dahî îtidâlden ayrılmaması gerektiğine dikkat çekiyor.
Yine zekât memuruna malların en iyisini almaması gerektiğini bildiriyor.[3] Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muâz bin Cebel’i Yemen’e gönderirken onlardan zekât almasını emrettikten sonra;
“Mallarının en kıymetlilerini (zekât olarak) almaktan kaçın! Mazlumun bedduâsından sakın! Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur!” buyurarak zekât tahsilâtında aşırılığa kaçmaması konusunda onu îkaz ediyor. (Buhârî, Zekât, 63; Müslim, Îmân, 29)
İbadetlerde bile aşırılığa müsâade edilmediğine göre, hiçbir meselede îtidâl ve orta yoldan ayrılmak doğru olmaz.
Yine Rabbimiz, infak ibadetinde de îtidâli emrederek şöyle buyuruyor:
“Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” (el-İsrâ, 29)
“Rahmân’ın o has kulları ki, harcadıkları zaman ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (el-Furkân, 67)
İsraf, aşağılık duygusunu bastırma çabasıdır. Âyette; “Zira saçıp savuranlar, şeytanın arkadaşlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (el-İsrâ, 27) buyrulmaktadır.
Cimrilik ise Allâh’ın mülkünü kişinin kendine hasretmesidir. Bu da âyetlerde buyrulduğu üzere kişinin kendini sarıcı bir ateşe dûçâr etmesiyle neticelenir.[4] Bu sebeple mü’min, malını helâlinden kazanacak, Allâh’ın lûtfu olduğunun idrâkiyle yine Allah yolunda infâk edecek.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir defasında kendisine yöneltilen;
“–Allâh’ın en çok sevdiği amel hangisidir?” suâline şu mukâbelede bulunuyor:
“–Az da olsa devamlı olanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 216)
Yani Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu beyanlarıyla, başlangıçta amelleri aşırı bir şekilde yapıp daha sonra bırakmaktansa az da olsa devamlı yapmanın Allah katında daha değerli olduğunu ifade etmiş oluyor.
Meselâ haftanın bir günü birkaç cüz Kur’ân-ı Kerîm okuyup diğer günler mushafın kapağını hiç açmamaktansa, her gün düzenli olarak bir miktar Kur’ân okumak daha doğrudur.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, risâlet vazifesi dolayısıyla hem insanları irşâd ediyor, onların dertleriyle ilgileniyor, problemlerini çözüyor, hem de hânesindeki ailesine her bakımdan yardımcı oluyor, onların hukukuna da son derece riâyet ediyordu. Mü’min de hizmet ederken ailesini, anne-babasını ihmal etmeyecek veya bütün vakitlerini onlara hasredip hizmetten geri kalmayacak.
Yani İslâm, her şeye bir ölçü, bir denge getirmiş:
Meselâ birini mi seviyorsun? Ölçü belli… Hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor:
“Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün düşmanın olur. Nefret ettiğine de ölçülü davran, belki bir gün dostun olur.” (Tirmizî, Birr, 60)
Yemek mi yiyeceksin?
Ölçü yine hadîs-i şerîfte şöyle bildiriliyor:
“Hiçbir insan, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Hâlbuki kişiye, kendisini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet bir kimsenin mutlaka çok yemesi gerekiyorsa, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırsın!” (Tirmizî, Zühd, 47)
Her işin devamını sağlayan, îtidâldir. Îtidâlden saparak ifrat ve tefrite kaçıldığında o işin sonu gelmiş demektir. Çünkü zıt kutuplardan birbirine geçiş çabuk olur. Şu hadîs-i şerîf de bu hususta mühim bir îkazdır:
“Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular.” (Müslim, İlim, 7)
Velhâsıl, her hususta orta yolu tutmak ve dengeyi korumak çok mühim. Zira vücuttaki denge kaybolduğunda nasıl ki insan vazifesini lâyıkıyla yapamıyorsa, gönüldeki denge kaybolduğunda da insan nereye gideceğini şaşırır. Îtidal, denge, huzur ve istikâmet için yegâne çâre, Kur’ân ve Sünnetʼe sımsıkı sarılmaktır.
Rabbimiz, his ve fikirlerimizi, hâl ve amellerimizi dâimâ rızâsıyla teʼlif eylesin. Âmîn!..
Dipnotlar:
[1] İbn-i Hanbel, II, 210.
[2] İbn-i Mâce, İkâmet, 48; İbn Hanbel, IV, 218.
[3] İbn-i Mâce, Zekât, 11.
[4] Bkz. el-Hümeze, 1-7.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Genç Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Ekim Sayı: 229